Beybaba’nın Anahtarı

“Sarmaşık gemisi tahliye limanı olan Angola’ya varamadan geminin armatör iflas eder ve ortadan kaybolur. İşlevini kaybetmiş bir otorite hiyerarşik konumu ne kadar devam ettirebilir?

“Beybaba’nın anahtarı sende mi?”  Pelin Gökçeel

  UYARI: Bu yazı yüksek dozda spoiler içermektedir.

Son zamanlarda “Nasılsın?” sorusuna “İyiyim” eminliğiyle cevap vermeye ar eder olduk.  “Memleket gibiyim” diyoruz, anlayan anlıyor ne demek istediğimizi…

Sarmaşık, 2015 yapımı bir Tolga Karaçelik filmi. Düşündükçe katman katman çoğalan, genişleyen, olağanüstü metaforlarla dolu, memleket gibi bir film. Özgün hikâyesi, birinci sınıf oyunculukları, dantel gibi özenle örülmüş senaryosu, diyaloglarının sahiciliği, festivallerde ödüle doymaması, Nadir Sarıbacak ve Tolga Karaçelik’ in Altın Portakal’da olay yaratan ödül konuşmalarıyla geçen yılın en önemli filmlerinden biriydi.

Filmin Konusu şöyle: Sarmaşık gemisi, tahliye limanı olan Angola’ya varamadan geminin armatörü iflas eder ve ortadan kaybolur. Gemi Mısır’a geldiğinde armatörün liman parasını ödemediği anlaşılır, Liman yetkilileri hacizli olan gemiyi kimsenin uğramadığı demirleme alanına çekerler. Gemiyi gerektiğinde hareket ettirebilecek altı kişi (Beybaba dedikleri geminin kaptanı, usta gemicilerden İsmail, kamarot Nadir, makineci Kürt, gemici Cenk ve Alper) gemide kalır. Hepsinin kalmayı seçişindeki hikaye başkadır. Sarmaşık, bu altı adamın yiyecek ve içecek kıtlığıyla gemide geçirdikleri 120 günün hikayesidir.

Tolga Karaçelik filmin temel meselesini şöyle özetliyor:

İşlevini kaybetmiş bir otorite, hiyerarşisel konumu ne kadar devem ettirebilir?

Bu kilit soru, filmin bütününe yayılmış bir dizi sorunun da yolunu açıyor. Seyirde olmayan gemi artık gemi sayılamazsa otorite kim olmalıdır? Kaptan, tek otorite olarak kalmaya nasıl devam edebilir? Katı yönetim ve taraflar arasında diyalog kurulmaması otoriteyi ayakta tutabilecek tek yol mudur? Karadaki kişiliğinden, alışkanlıklarından, seni sen yapan özelliklerinden neler kaybedersin açık denizde? Açlıktan, sıkıntıdan, boşluktan, yoksunluktan, umutsuzluktan ve adaletsizliğe uğramışlık hissinden hırpalanmış senden ne kadar sen kalır geriye? …

Günler geçtikçe, bekleme süresi uzadıkça gemidekilerin sinirleri gitgide aşınıyor. Tepkiler sertleşiyor.  Rutin işler, ilişkiler sorgulanır oluyor. Hiyerarşi çatırdıyor. Hayal gerçeğe, ölü diriye karışıyor. Sınırlar bulanıklaşıyor. Tüm karakterler delirmenin eşiğinde bir o yana bir bu yana savruluyor. İzleyici de karakterlerle birlikte, uyum ve anarşi, pısıp kalma ve isyan etme sarkacında serseme dönüyor.

Usta gemici İsmail, Kaptan’ın esas adamı. Beybaba “Gözüm, kulağım olacaksın sen benim” diyerek muhbirlik karşılığında yetki, güç ve revirin anahtarlarını veriyor İsmail’e.  Dindar, itaatkâr, ancak iktidara yanaşarak güç elde edebilen ama fazla gücü ve yetkiyi taşıyamayacak kadar zayıf ve korkak biridir İsmail. Cenk’in  “tanımak istiyorsan güç vereceksin bunlara” tespiti İsmail’i tanımlayan en önemli repliklerden biri. Eğlencesine king oynamaya çağrıldığında “ben kumar oynanmam” diye kestirip atar ama gemide kalarak ve Beybaba’nın en yakınındaki  kişi olarak nasıl bir kumar oynadığını, neleri riske ettiğini farkedemeyecek kadar da muhakemesi zayıftır.

Kamarot Nadir,  devlet tarafından evi yıkılmış bir  Sulukuleli. Beş parasızdır. Gidecek yeri yoktur. İntihara meyillidir. Daha en başta Beybaba tam bir otorite ağzıyla “Devlet niye yıksın evini. Koca devlet bu, insanları sokakta bırakmaz” diyerek Nadir’le arasındaki uçurumu açıkça göstermiştir. Gene de Nadir itiraz etmez. Beybaba’ya saygıda kusur etmez. Ama muhbirlik de etmez. Aksine Beybaba’nın telefon konuşmasını diğerlerine söyler. Genel olarak herkese mesafelidir çünkü kendi bunalımında boğulmaktadır.

Dine, devlete, kaptana özetle otoriteye kayıtsız şartsız biat etmiş anahtarları elinde tutan adam İsmail düzenin sürüp gidebilmesi için Kaptan’ın yanında rol alırken, üçkağıtçı, keş, uyumsuz, tembel ve asi Cenk hep İsmail’in karşısında saf tutuyor. Cenk, düzenin bozulmasının, gemideki kaosun baş sorumlusu gibi görülüyor. Ama  “Seni indiricem lan. Bana o.çocuğu dedin ya, o.çocuğu gibi indiricem seni” sözü bütün sebep sonuç diyalektiğini alaşağı ediyor; Kim başlattı sarmalına bir gemici düğümü atıyor.

Dalgasına bakıp, yatarak para kazanma, günü kurtarma peşindeki, aklı bir karış havada Alper, karadayken taksicilik yapan biri. Gemiye gelişini açıklamak için “Karıştı” diyor. Onu tehlikeli, karışık işlerde düşünmek zor çünkü genel olarak fark etmez biri.  Hani şu, hangi konuda fikrini, seçimini sorsanız “fark etmez” diyenlerden. Sağcı da olabilir duruma göre solcu da. Kahveyi sade de içebilir sütlü de. Her muhabbete katılan; yemek bulursa yumulan ama aç kaldığında isyan etmeyen, zula patlatmayan; uyuşturucu bulursa kullanan ama yokluğunda harman olmayan, revirin anahtarı için kimsenin kafasını kırmayacak biri.

Alper’in “kaldık ya la burda” sözü kaderine boyun eğmenin Alpercesi, farketmezcesi gibi. Ardından “valla iyi mi yaptık kötü mü bilmiyorum” diyerek tereddüdünü dile getirse de gemide kalışını kendi seçimi olarak görmediği kesin.

 

Her biri kendi rızalarıyla gemideler hâlbuki. Para için, aileleri uğruna kendilerini feda ettikleri için, karadaki tehlikeden kaçmak için, karada bi baltaya sap olamadıkları için.. o ya da bu sebeple gemide kalmayı seçiyorlar. Ama nedense bu başa gelmiş mecbur çekilecek, karşı koyamadıkları kadermiş gibi tınlıyor Alper’in söylediğinden. Otoritenin en babasına, hiyerarşinin en tepesine, kadere karşı durmamak pahasına gemide başlarına gelecek her şeye en başından “eyvallah” demiş oluyorlar aslında. Alper’e söylenecek şey belli. Bu gemide, bu kaptanla, bu koşullar altında yaşamayı seçen sensin. Kurban falan değilsin. Mesele sadece anlama, farkına varma meselesi.

Alper, Kaptan’ı tanımıyor bile. Nasıl bir yönetim altında, hangi koşullarda gemide kaldığının farkında değil elbette. Bunu  ancak sarmaşığın gemiyi sardığı gece çığlık çığlığa Beybaba’ dan yardım istediğinde fark ediyor. O noktadan sonra Alper fark etmez biri değildir artık.

Adı ve sesi olmayan, varken kaba gücüyle, yokken hayaletiyle korku salan Kürt, Kaptan’ın otoritesi sarsılırsa kendi varlığının da tehlikeye gireceğini düşündüğünden gücünü Kaptan’ın emrine sunuyor. Kaptan’ın ve tabii yandaş İsmail’in. Onları her durumda koruyor. Cenk, İsmail’i gerçeğe uyandırma kavgası sırasında “Armatör nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Suya düştü”  derken açıkça Kürt’ü ima eder. Hemen peşinden “Bakalım Kürt’ün koruması olmadan ne yapacaksın” demesinden suya düşen dağ göndermesiyle İsmail, Kaptan ve Kürt’ün konumunu net biçimde ortaya koyar.

Beybaba, başlangıçta güngörmüş, dış dünya ile mürettebat arasında dengeleyici, babacan biri izlenimi veren, oyunu kuralına göre oynayan iyi bir kaptandır. Kaptanlığın esas koşulunu yerine getiriyor her şeyden önce.  Ne olursa olsun gemisini terk etmiyor yani. Otoritesinin devam etmesi için ne gerekiyorsa yapıyor.  Ama emirleri sorgulanmaya, sözü dinlenmemeye başladığında babacanlığı birden yok oluveriyor. İşlerin hiçbir şey olmamış gibi devamını, mürettebatın mutlak itaatini bekliyor. “Birlik olmalıyız, aramızda sır olmamalı” diye mürettebatı muhbirliğe sevk edip birbirine düşürüyor. İşler iyice karıştığında, tüm bencilliğiyle, aşağıda oğulları açlıktan kırılırken, gönüllü bodyguardı makineci Kürt kaybolurken, hayaleti ıslak ayak izleri bırakarak geminin izbelerinde gezerken,  kaos, öfke ve kan, dal dal tüm gemiyi sararken, kendini kilit altında tutup Alper’in yardım çığlıklarına sağır kalıyor.

Cenk kafa yararak, kan dökerek de olsa istediğine ulaşırken,(sadece krizini yatıştıracak ilacın peşinde) baştan beri psikolojik açıdan hiç de iyi durumda olmayan Nadir herkesin içinde an an biriken şiddeti kendine yöneltiyor.

Kavgaları ayıran, tarafları sakinleştiren, “konuşalım, konuşalım” diye zıt kutupları barıştırmaya çalışan her zaman Alper oluyor. Kürt hayalet olmuş, Beybaba kendini kilitlemiş, Cenk uyuşturucusuna kavuşmuş uçarken, İsmail’i ve Nadir’i kurtarmak Alper’e düşüyor. Ortayol insanı, kokmaz bulaşmaz Alper’e. Sinir krizi halinde avaz avaz Beybaba’dan yardım istediği sahnede Özgür Emre Yıldırım zirve yapıyor.

Oyuncuların hepsi çok başarılı ama Nadir Sarıbacak’ ınki başka bir boyut. Kürt’ü güldürmek için hırlarken, aynada saçlarıyla uğraşırken, Beybaba’ya ve İsmail’e hiçbir şey söylemeden sadece kinle bakarken ve o salyangozların arasındaki muhteşem sahnede… Aldığı ödüller, takdir ve tebrikler bu üstün performansa az bile. Ayakta alkışlıyorum kendisini. Hem Sarmaşık’ taki müthiş oyunculuğu hem de sansürlenen ödül konuşması için.

 

Cenk’in sakin, arkadaşça bir tonla, başı sargılı, ihanete uğramış, baba tarafından terkedilmiş çocuk gibi allak bullak haldeki İsmail’e “Beybaba’ nın anahtarı sende mi?” demesi de mükemmel bir final cümlesiydi.

Filmin senaristi ve yönetmeni Tolga Karaçelik’in gemilerde çalışmış ve hukuk eğitimi almış olmasının senaryonun inandırıcılığında büyük payı var. Ve tabii senaryoyu bu kadar güçlü yapan büyük ölçüde de diyaloglar. Küfür ve argonun diyalogların tamamını kaplamış olması karakterleri gerçek kılan çok önemli bir etken.  Karaçelik diyalogları çok önemsediğini söylüyor. “Filmde büyük yer kaplayan (mecazi ve fiziki olarak) Kürt karakterinin neden hiç diyaloğu yok” diye sorulduğunda “Sessizlik de bir diyalog çeşididir” diyor. Bu aynı zamanda İsmail’in hemen her şeyin merkezi olduğu halde neden bu kadar az konuştuğunun da cevabı. Miles Davis’ in “esler müziğe dahildir” sözünü hatırlatıyorum. Her şey olması gerektiği kadar ve olması gerektiği gibi verilmiş Sarmaşık’ ta. Böylelikle ortaya son derece estetik ve temiz bir iş çıkmış.

Özetle, ritmi, örgüsü, gerilimi, oyunculukları, görüntülerin ve müziğin hikâyeye katkısı ve nefis finaliyle yüz akı bir film Sarmaşık.

Dökülen kanın sarmaşık olup tüm gemiyi sarması filme şiirsel bir etki yapıyor. Filmi izledikten bir süre sonra insan bazı diyalogları, filme dair ayrıntıları unutsa bile, İsmail’in başından, Nadir’in kollarından uzayan, yayılan sarmaşık imgesini bir türlü aklından çıkaramıyor.

Tolga Karaçelik bir söyleşisinde  “öyle bir film yapmak istedim ki izleyenler kafalarında eve götürsündemişti. Sarmaşık bunu kesinlikle başarıyor.

 

Biri, çalışma odasında oturup bir hayal kuruyor. Zihninde uçuşanları defterlere, not kâğıtlarına topluyor. Bunlar binbir emek, masraf ve fedakârlıkla filme dönüşüp size sunuluyor. Siz de izlediğinizi kafanıza yükleyip eve götürüyorsunuz. İçinizdeki, memleket gibi tarumar olmuş, yersiz yurtsuz kalmış düşünceler, isyan ve huzursuzluklar karşılığını buluyor, bir anlığına da olsa sakinleşiyor. Meselesi meseleniz, derdi derdiniz oluyor. Sadece sanatın sağlayabileceği türden bir denklik ve bütünlük duygusuyla…

Ana Sayfaya Dön

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir