Anasayfa / Kültür-Sanat / Bir Denizcinin Mutlak İzlemesi Gereken Filmler

Bir Denizcinin Mutlak İzlemesi Gereken Filmler

Bir denizcinin mutlak izlemesi gereken filmlerden…

Hem edebiyatta hem de sinemada, ada, kuşatılmış ruh hallerini anlatmak için seçilebilecek en uygun mekânlardan biri.
İnsanın doğaya karşı yaşam mücadelesini ya da özünde bir olduğu doğayla uyum içinde yaşayıp gidişini gösteren Robinson Crusoe artçısı bir dolu film var. Hangisini görsek önce “Aman, ne klişe” diye burun kıvırarak bakarız. Ama izledikçe, insan davranışının, insan ruhunun doğadaki her şeyle, gökyüzüyle, denizle, balıkla, kuşla, ağaçla, türlü çeşitli mahlûkatla nasıl da paralel olduğuna şaşarız. Aslında her gün gözümüzün önündedir ama bazı filmler altını çizince ilk kez görmüş gibi şaşarız. Sonra, bütün bunlar sadece ıssız adada ve filmlerde olurmuş gibi silkelenip modern, kent yaşamımıza geri döneriz. Öte yandan hangi çağda, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, nereye giderse gitsin, insanın içindeki her şeyi, iyiliği ve kötülüğü, koşulsuz sevgiyi, bağlılığı ve şiddeti, yıkıcılığı da beraberinde götürdüğünü gösterir bize aynı filmler. Bunu öyle kolayına silkeleyip atamayız üzerimizden ama..

Geçmişsiz, geleceksiz, ötekisiz, tanrısız, şeytansız, yalıtılmış bir alanda, insanoğlunun kendi cennetini, cehennemini kendi elleriyle nasıl inşa ettiğinin birbirinden güzel örnekleri var sinema tarihinde.
İşte, siz sevgili sinefil takipçiler için, dümensuyu  ekibi olarak seçtiğimiz, adada/ ada psikolojisinde geçen dört film…

UYARI: Bu yazı yüksek dozda spoiler içermektedir.

SHUTTER ISLAND (ZİNDAN ADASI)

PELİN GÖKÇEEL zindan adası

Dennis Lehane’in aynı adlı romanından uyarlanan 2009 Yapımı Martin SCORSESE filmi. 

Malûm, Scorsese mühim adam. Dikkate değer başka tek film yapmasaydı bile, sadece Taxi Driver’la sinema tarihinde, başköşede yerini alırdı zannımca.

Scorsese’nin, Robert de Niro’dan sonra ikinci gözdesi Leonardo Di Caprio ile dördüncü filmi bu. Di Caprio’nun ne müthiş bir aktör olduğunu daha ayıyla boğuşmadan çok önce biliyorduk biz. Tıfıl bir delikanlıyken What’s Eating Gilbert Grape‘ de sergilediği oyuncuktan, ileride ne büyük adam olacağı belliydi Leo’nun.

Zindan Adası, sadece iyi bir Scorsese filmi daha izlemiş olmak ve Di Caprio’nun üstün performansı görmek için bile izlenir.

Suçlu akıl hastalarının bulunduğu bir ada hastanesine/hapishanesine, kaybolan hükümlü Rachel Salondo’ yu araştırmak için giden iki dedektifin adada kapana kısılmasını anlatan film iki kanaldan akar:

I: Dedektif Teddy Daniels’ ın karısı, yaşadıkları binanın kundakçı kapıcısı Andrew tarafından yakılarak öldürülmüştür. Çocukları yoktur. Teddy, adaya gelirken Andrew’ nun Zindan Adası’nda olduğunu düşünmektedir. Daniels, kaçak mahkum Rachel Salondo’ yu (Rachel, çocuklarını gölde boğmuş manik-depresif bir hükümlüdür) ve Andrew’ yu ararken adada yapılan ölümcül deneyleri keşfeder. Doktorlar, ilaçla, sigarayla, yiyeceklerle onu zehirleyerek,  hastaların ve görevlilerin  de işbirliğiyle an an delirtir,  gerçeklik duygusunu kaybetmesine sebep olurlar.  Amaç hem deniz fenerinde yapılanları örtbas etmek hem de Teddy’yi psikolojik deneylerinde kullanmak üzere adada alıkoymaktır.. . 

II:  Andrew Laeddes isimli suçlu/hasta  manik-depresif karısı Dolores’i öldürmüştür. Çiftin üç çocuğu vardır (çocuklardan birinin adı Rachel) Dolores çocukları gölde boğarak öldürür. Andrew da çok sevdiği halde karısını öldürür. Karısının hasta olduğunu bile bile yola devam ettiği için sadece karısının değil, çocukların ölümünden de kendisini sorumlu tutar. Bu dört  ölümle yüzleşemediği için kendine başka bir gerçeklik yaratan Laeddes’in doktorlar tarafından psikodrama yoluyla gerçekle yüzleşmeye zorlandığı tedavi sürecini anlatır ikinci kanal da.

Zaman zaman iki kanal birbirine dolanır. Hangisi hangisidir karışır. Bu iki kanala da dahil edilemeyecek ya da ikisinin sentezi gibi algılanabilecek üçüncü bir kanal daha vardır hatta. Bir görünür bir kaybolur. İzleyiciye gerilimi her an hissettiren paranoya atmosferini yaratan tam da budur zaten. Teddy Daniels’ın zihninin karanlık koridorlarını, sarp kayalıklarını ve etrafı sarılmış, dış dünyaya açılamaz/ karışamaz, ada hapishanesi gibi aklını/ algısını gerçek dünyadan ayrıştırmaya çalışır izleyici film boyunca. Film, bir an bile teklemeyen ritmi ve Hitchcock tarzı atmosferiyle izleyicinin kafasını karıştırmakta ve bizi Teddy’le aynı labirentin içine sokmakta gayet başarılıdır.

Karmaşık görünse de dikkatli bir seyircinin kolayca çözebileceği, ustalıkla yerleştirilmiş sayısız ipucu  var filmde

Teddy’ nin arabada hapisane müdürüyle ‘şiddet üzerine’ ve mağaradaki kadınla ‘delilik üzerine’ yaptığı konuşmalar ve elbette finale yakın, deniz fenerindeki sahne hem çok açıklayıcıdır hem de filmin seviyesini yukarı çeken etkileyici diyaloglar içerir. Bazı replikler filmin tüm ağırlığını sırtlanabilecek güçtedir.

Acıyı, korkuyu, öfkeyi, empatiyi beyin kontrol eder. Peki ya sen onu kontrol edebilseydin?”

“Deliler konuşur ama kimse onları dinlemez”

“Neden bu kadar ıslandın”

“Şiddet tamamen doğaldır ve içimizdedir. Tanrı bize bahşetmiştir şiddeti”

“Ya sen onları araştırırken, onlar da seni araştırıyorsa?”

“Deli olmadığımı mı düşünüyorsun? Peki ya sana deli olmadığımı söylersem? Pek yardımı olmaz değil mi?”

Değilin değilini kendisi eden sarkaçta, döner gelir, kendine çarpar Teddy/ Andrew

Teddy/ Andrew, sonunda her şeyi hatırlıyor. Kim olduğuyla, ne yaptığıyla yüzleşiyor. Ve bununla yaşamaktansa ölmeyi tercih ediyor. “Bir canavar olarak yaşamak mı iyidir, yoksa iyi bir insan olarak ölmek mi?” diyor Dr. Sheehan’a. Ama ötenazi talebini dile getirirken bir yandan da Dr. Sheehan’ın bir canavar olarak yaşamaya devam ettiğini ima ediyor sanki. Filmin tamamında hüküm süren çift yönlü algı finale de damgasını vuruyor yani. İzleyiciyi de ‘hangisi gerçek’ paranoyasıyla başbaşa bırakıp aradan çekiliveriyor.

“Delilik bulaşıcıdır” belki de filmin en önemli repliğidir. Çünkü hem ‘normal’ tek bir kişi kalmayacak kadar geniş kapsamlı bir deliliğin altını çizer hem de Dolores’ten Andrew’ya, Andrew’dan filme, filmden de izleyiciye bulaşır. Külden, sudan ve paranoyadan siz de ziyadesiyle payınızı alırsınız.

Rüya ve halüsinasyon sahnelerinin bazıları büyüleyici. Karısını kül yağmuru altında gördüğü rüya sahnesi mesela. Alevler içindeki rüyadan ellerinde sularla uyanması… Kül ve suyun, dokunmanın ve yanmanın içiçe geçtiği o nefis sahne. Gerçeğin hayalle, delinin normalle, vuslatın ayrılıkla, ölümün yaşamla kucaklaşmasıdır… iki dizelik bir şiir gibidir… Dönüp dönüp okutur da ezberletir kendini.

kül ve su

İnsan bazen ne yöne gideceğini bilemez, doğrusu yanlışı herc-ü merc olmuş, kaybolmuş haldeyken, bir filmden bir sahne izlerse, bir kitabı açıp zaten ezbere bildiği bir satırı/ bir dizeyi susamış gibi okursa ya da bir şarkıyı dinlerse şifa bulur ya sanki, bu sahne de öyle, anlamını aşmış, filminden taşmış, şifa bir sahnedir benim için…

DUYDUNUZ MU?

Siren Şarkısı

  Siren Şarkısı PELİN GÖKÇEEL Doksanlı yıllarda İstanbul’da yaşayan gençlerin halini-tavrını-dilini, müzik anlayışını,  hayat felsefesini …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir