SILA KALKAVAN ROPORTAJI BOLUM 1

SILA KALKAVAN ROPORTAJI BOLUM 1

SILA KALKAVAN.. Sudan çıkmış balık.. Masalsı bir dil ile anlatılmış 22 ay süren bir deniz hikayesi ve sonsuza kadar sürecek bir SEFER…

Sefer kısmına sonra döneceğiz 🙂

Sevgili DümenSuyu okurları RÖPORTAJ lar, özellikle de denizci eşlerine ait röportajlar ekibimiz için çok özel bir bölüm çünkü bu röportajlar sayesinde denizci ailelerine eşlerine dostlarına denizi daha iyi anlatma fırsatı verdiğimizi düşünüyoruz ve yaptığımız analizlere göre röportajlarımız okuyucularımızdan da büyük ilgi görüyor.

Bir kaç örnek verecek olursak;

Denizci Eşi Kaptan Ayşegül Elveren Röportajımız 13 bin 889 kişi tarafından;

http://dumensuyu.com/denizci-esi-kpt-aysegul-elveren-roportaji/

Cansu Aktaş Röportajı 21 bin 472 kişi tarafından okunmuş ve bir çok teşekkür ve güzel dilekler içeren mesaj almıştır.

http://dumensuyu.com/cansu-aktas/

Ayşegül Elveren ve Cansu Aktaş’a tekrar teşekkür ederiz. Kendileri ile iletişimimiz devam ediyor ve onlarda arayı çok açmadan buralarda yeniden yer alacaklar 🙂

Sıla Kalkavan ile tanışmamız ve iletişime geçmemiz üzerinden bir hayli zaman geçti; hikayesi o kadar dolu dolu ki 1 ay kadar süredir nereden başlayacağımızı bilemedik ve en nihayetinde 4 bölüm halinde siz dümensuyu okurlarına bir yazı dizisi olarak sunmaya karar verdik. Hepinizin keyifle okuyacağından eminiz.

SILA KALKAVAN RÖPORTAJI BOLUM 1

SILA KALKAVAN psikolog sandalyemize oturdu ve başladı anlatmaya 🙂

Aslında çocukluğumda başladı her şey.. Öğretmen olan annem ve babamın senede tamı tamına 2 ay yaz tatilleri vardı 🙂 Şanslı bir çocuktum; ailecek gezmeyi çok severdik.

Her sene Temmuz ayının başında önce Serçe, sonra Doğan, sonra Şahin en son Tempra ile (evet Babam bir Tofaş tutkunu :)) bagajı ağzına kadar doldururduk, sonra ver elini yollar!

Çocukluğuma dair en eğlendiğim, en güzel geçen günler hep o yaz tatilleri ile ilgili, babam hiç üşenmezdi, yollarda kahverengi tabelayı (yani turistik, tarihi bir yeri işaret eden tabelayı) gördüğünde direksiyonu o tarafa kırardı, liseye geçene kadar her yazımız başka bir yerde geçti, öyle 5 yıldızlı veya herhangi yıldızlı bir otelde blok olarak geçirilen 15-20 günden bahsetmiyorum..

Annem de aynı zamanda coğrafya öğretmeni olduğu için bizim için o yollar aynı zamanda -mecburen- bir ders niteliği taşıyordu 🙂 Dağların yanından geçerken “Kızlar bunlar ne dağları?” diye canlı canlı ders işlerdik 🙂

Çok zevkli oluyordu, gördüğümüzü de unutmuyorduk he, Amanos dağları, Tuz gölü, Göller yöresi.. Ege’den geçerken dağların denize dik uzanması; ama Karadeniz ve Akdenizde paralel oluşu… Gördüğümüz her yer bizim için aynı zamanda bir öğrenme yeriydi 🙂

Efes tapınakları, Safranbolu, Kapadokya, Anıtkabir (Her Ankara’ya gidişimizde mutlakaa), Abant Gölü, Manavgat Şelalesi, Damlataş Mağarası, hatta Kemer’de eskiden Kındılçeşme denilen çadır kampı vardı, orda çadır kampı bile yaptık 1-2 yaz.. 5-6 yaşlarındaydım galiba, çadırımızın önünden geçen kaplumbağaları hatırlıyorum, öyle güzeldi ki…

Sonra zaman geçti, lisede, bir yaz tatili sonrası, hoca hepimize sordu “Bu yaz ne yaptınız?” diye. Bir arkadaşım ailesi ile birlikte İtalya’ya gittiklerini ve orda gördüklerini anlattı.

Ben şaşırmıştım, etkilenmiştim, “İtalya?! Vay be!!” diye. O zaman düşünmeye başladım, sahi ne güzel olurdu diye.. İşte galiba o “ Sahi ne güzel olurdu” benim algımı değiştirdi, tam olarak düşüncelerimin merkezine geçti…

Üniversite 1. sınıfın yazında girdiğim part-time işte tam 10 ay çalıştım, para biriktirdim ve 2007 yazında ver elini Amerika!

İçimdeki görme isteği bitmemişti tabi, daha da körüklendi 🙂  Üniversitede 2. sınıfta Erasmus için başvurmuştum,  2008 yılının Şubat ayında bu defa bavulumu Letonya için hazırlıyordum 🙂

2009 senesinde artık bir mezundum, Marmara Ünv. İktisat mezunu olarak diploma almaya hak kazanmıştım, iş bulamayıp o süreçte darlanmışken, annemin Almanya’daki kuzeni sevgili Aynur Teyze’den bir telefon geldi, Almanya’ya gelmek ister miydim, 1 ay kalıp beraber Türkiye’ye dönerdik, bana da değişiklik olurdu.

Tabi ki isterdim 🙂 Bu defa Eylül’2009 da bavulumu Almanya için hazırlıyordum 🙂

E tabi gezdim gördüm geldim, bu defa halen iş arıyordum, o dönemde mezun olanlar bilir, gerçekten çok sıkıntılı bir dönemdi, kariyer.net te 100 den fazla başvurum vardı galiba 🙂

Tam bu süreçte (evet artık algımın yurtdışına kaymış olduğunu bu dönemde iyice anladım) öğrenci gruplarının birinde bir ilan gördüm, Çin’de çalışacak, ingilizce bilen, üstelik yeni mezun birisini arıyorlardı. Neden olmasındı ki 🙂

Orada kendi geleceğimi hayal edemedim, dedim benden bu kadar, 2. ayın sonuna yaklaşırken, bavulumla ben bu defa Şangay’dan İstanbul’a dönen bir uçaktaydık 🙂

Türkiye’ye döndükten sonra geçici bir iş buldum, orda çalışırken 2010 senesinin sonuna doğru yanlış hatırlamıyorsam bir Kurban Bayramı tatilinde günübirlik Halep’e gitmiştim o zamanlar böyle ortalığı karıştıran barbarlar yoktu .

O kocaman kalesi, o büyük kocaman kapalı çarşısı, kan mı çekti ne oldu bilmiyorum, beni gerçekten çok etkilemişti ve çok sevmiştim. Şimdi en son duyduğuma göre barbarlar ne çarşı bırakmış ne bir yer.. Çok yazık çok..

İşte o günden sonra, bavulum yurtiçinde yaptığımız tatiller dışında dolabın yanında duruyordu. 2010 senesinin sonunda artık Kurumsal bir firmaya kapak atmıştım, senede 15 gün iznim ve sabit gelirimle mutlu mesut yaşıyordum, 2 sene sonra iş değiştirdim, 2012 senesi sonu itibariyle çalıştığım bankadaysa iyice keyfim yerindeydi, yan haklarım, çalışma ortamım, mutlu, ferah, güvenli bir şekilde yaşayım gidiyordum,

Taa ki “Karar Anı” günene kadar.. Bavulum gidelim diye kıpırdanıyordu, artık içime o heyecan düşmüştü; bu defaki bir önceki yolculuklarımdan da farklıydı üstelik, bu defa, Sefer’le yeni hayatımızı seyahatler üzerine kuracaktık, bu defaki macera hiçbirine benzemiyordu…

Sağlıcakla kalın..

Ana Sayfaya Dön

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir