SİNEKLERİN TANRISI

SİNEKLERİN TANRISI

sineklerin tanrısı-dört tarafı denizlerle çevrili filmler-4  by PELİN GÖKÇEEL

lord of fliesSineklerin Tanrısı William Golding’in Nobel ödüllü romanından uyarlanan 1963 Yapımı Peter BROOK filmi. Tam bir başyapıttır. Edebiyat uyarlamalarının başarısızlığa yazgılı oluşunun istisnalarındandır. (1990 yapımı renkli versiyon için maalesef aynı şey söylenemez)

Felsefe dozu yüksek bir medeniyet- ilkellik karşılaştırması, kapıştırmasıdır. Din, toplumsal yaşam, birey bilinci, liderlik, dayanışma, içgüdüsel şiddet ve kötülük, uyum ve çatışma üzerine döne döne düşündürür adamı. Düşünür düşünür de içinden çıkamazsınız bir türlü.

UYARI: Bu yazı yüksek dozda spoiler içermektedir.

Yaşları 6 ile 12 arasında değişen bir grup askeri okul öğrencisi çocuk, nükleer savaş tehdidinden ötürü güvenli bir yere götürülürken uçak kaza yapar. Sineklerin Tanrısı, çocukların, ıssız bir adada, başlarında yetişkinler, sosyolojik, hukuki ya da dini kurallar, olmaksızın,  kendi topluluklarını oluşturup, bir arada yaşama çabalarını anlatır. Dış dünyada, atom bombalarının patladığı, faşizmin kol gezdiği II. Dünya savaşı sürmektedir. W.Golding savaştan muzdarip biridir. Temel meselesi de topluma yayılmış faşizm kadar, bu bütüncül kötülüğü oluşturan, tek tek bireylerin/ insanoğlunun içindeki faşizm tohumlarına dikkat çekmektir. İnsan nereye giderse gitsin şeytanını da beraberinde götürür. Bunu daha net gösterebilmek için dış dünyadan soyutlanmış cennet bir adayı mekân, henüz cinsel bilinç, “erk” kazanmamış oğlan çocuklarını da karakter olarak kullanır. Kitap/ film, uygar yaşamın yaptırımlarıyla bastırılmış, yok sayılmış şeytanîliğin, cezalandırılma baskısı kalktığında nasıl büyüyüp serpildiğini, bir yangın gibi tüm çocukları ele geçirdiğini anlatır.

PELİN GÖKÇEEL

Çocuklara kayıtsız şartsız masumiyet atfetmenin karşısında dağ gibi dimdik duran yetişkin insan neyse çocuk da onun tohumudur’ savının nefis bir örneğidir Sineklerin Tanrısı. (İnsan doğası/ çocuk kötülüğü üzerine bir diğer başyapıt da Michel Haneke’nin Beyaz Bant’ ıdır. Yeri gelmişken, halâ izlememiş olanlara hararetle tavsiye edilir)

Eserin adı, İbranice Beelzebub” (Sinek Kral)’ dan geliyor. Kültürlere/ dillere göre adı değişiyor: Yunancada “Diabolos” (aşağı doğru akan), “”Mephistopheles” (Karanlıkların Efendisi), Latincede “Lucifer” (ışık götüren), Kabbala felsefesinde “Samael” (Tanrı’nın zehri), Süryanicede “Beherit” Eski Mısır’da “Seth” olarak geçer. Anlamı tektir: Şeytan.. Yani tüm kötülüklerin kaynağı.

Sineklerin Tanrısı,

İlkelle uygar, faşist-diktatör liderle demokratik-insancıl lider, et yemekle meyve yemek, oyun oynamakla avlanmak, denizkabuğunu eline alan her kim olursa olsun fikrine, söylediğine saygı göstermekle, tek bir lidere itaat etmek gibi zıt kutuplar arasındaki gerilim üzerine kurulmuştur.

Üç ana karakter vardır. Domuzcuk, Ralph ve Jack. Ayrıca yan karakterlerden mutlak iyiyi temsil eden Simon ve onun tam zıddı, mutlak kötü Roger da kritik sahnelerde yer alırlar.

İleri derecede miyop, astım hastası ve aşırı kilolu olan Domuzcuk diğer çocuklar tarafından sorun kaynağı gibi görülür. Hep dalga geçilen, dikkate alınmayan, “gereksiz” sayılan, gerçek adı bile bir kez olsun geçmeyen Domuzcuk aslında tüm çocuklar arasında en bilge, en olgun ve en mantıklı olandır. Herkesi uzlaşmaya, makul düşünceye ve her talebin değerlendirildiği, konuşup uzlaşılabilecek meclis yapısına çekmeye çabalar. Her şeyden önemlisi, çocuklar avladıkları domuzu pişirmek için de, adadan tek kurtuluş umudu olan ateşi yakabilmek için de Domuzcuk’un gözlüğüne muhtaçtırlar. Ama büyük bir ikiyüzlülükle hem gözlerinin bozukluğu yüzünden onu küçümser, ötelerler, hem de gözlüğünden her fırsatta faydalanırlar.

Ralph, asker olan babasının onları bulup kurtaracağına inanan, uygarlığın simgesi, iyimser, nazik, saygılı, örnek bir çocuktur. Filmin başında Domuzcuk’la birlikte, kıyıda bir denizkabuğu bulurlar. Ralph’e denizkabuğuna üflemesi söyleyen de nasıl üfleyeceğini öğreten de, akıl hocası Domuzcuk’tur. Ralph, denizkabuğundan çıkan büyüleyici sesin etkisiyle adada dört bir yana dağılmış çocukları etrafına toplar. Bu şekilde “toplumun” hayranlığını kazandığı için liderliğe seçilir. Liderliği süresince uygulayacağı, denizkabuğunu eline alana söz hakkı verilmesi ve diğerlerinin konuşanı dinlemesi kuralı da Domuzcuk’un fikridir. Özetle liderliğe seçilmesini de uyguladığı yönetim şeklini de Domuzcuk’a borçludur.

Jack ise kimseden akıl almayacak kadar kibirli, sert ve baskın bir kişiliktir. Şiddet eğilimi, hırs, kin, tahakküm, haset… tüm kötücül özellikler Jack’ de vücut bulur. Kilise korosunun lideridir. Genel olarak da liderlik saplantısı vardır. Başlangıçta çocukların aralarında yaptığı adil seçimle Ralph, lider olarak seçilir. Ancak Jack bu seçim sonucunu hiçbir zaman kabullenemez, sindiremez. İktidarın tek sahibi gibi davranır.

Domuz avlayıp toplumu besleyen, geceleri canavar hikayeleri anlatarak küçükleri korkutan (ama kendisi asla korkmayan) çekinilen baba, halkını koruyup kollayan güçlü lider rolü üstlenir. Zamanla tüm çocukları da buna inandırır. İçindeki yıkıcılık ve şiddet eğilimi cesaret;  hırs ve kibir ise doğal liderlik ve karizma olarak algılanır. Tüm barajları yıkarak dört yana taşan kötülüğü, kibriyle birleşince, diğer çocukları da peşinden sürükler ve onları gitgide barbar bir topluluk haline getirir. Filmin başında kara cübbeleriyle  tepeden tırnağa örtülü, bir ağızdan ilâhiler söyleyerek uygun adım yürüyen Koro, filmin sonunda neredeyse tamamen çıplak halde, ellerinde sürekli sivrilttikleri fallik mızrakları, boyalı yüzleri ve kanlı elleriyle vahşi avcılar sürüsüne dönüşürler.

Avcılar için doğru kelime tam da budur: Sürü. Ortak akılda birleşmiş, adil, eşitlikçi ve özgür bireylerden oluşan toplum olmak yerine “karizmatik lider” peşine takılarak kimliksizleşmiş, sürü haline gelmişlerdir. Jack, tebaasına Koro değil “Avcılar” diye hitap eder artık.

Jack’in Avcılar’la olan ilişkisi, Nazilerin Hitler’le ilişkisine çok benzer. Avcılar’ın Jack’e karşı kayıtsız şartsız itaati, hayranlığı, Jack sözünü her bitirdiğinde “Şef sözünü söyledi” tepkileri, Nazilerin, Hitler’in konuşmasının ardından bir ağızdan söyledikleri Heil Hitler!”ini anımsatır. Jack, Sam ve Eric’i yakalamaları için Avcılar’a sadece yakalayın! der. Ve Avcılar derhâl ikizleri avlayıp / yakalayıp getirirler. Dönüp Ralph’e gururla Gördün mü? Tek sözüm yetiyor” diyerek güç gösterisini tamamlar. Gerçekten de kitle, Jack’in bir uzvu gibi tamamen onun kontrolünde hareket eder. Bireysel davranışları, tepkileri, vicdanları, kendilerine ait düşünceleri kalmamıştır. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’ de vicdanı devretmek ya da avukata kiralamak şekilde tanımladığı kaçışın bir benzerini yaşarlar. Vicdanlarını Jack’e devrederek, acı çekmekten ve sorumluluktan kaçarlar. Bir grubun ve bir liderin arkasına saklanabildikleri sürece sınırsız kötülük yapabilir ve vicdanlarından kaçabilirler çünkü. Ama bu, özgürlüklerinden de kaçmaları anlamına gelir.

Özgürlükten Kaçış

Erich Fromm Özgürlükten Kaçış’ta Çağdaş insan hâlâ kaygılı; özgürlüğünü çeşit çeşit diktatörlere doğru teslim etmeye gidiyor;” der. “kendisini makinenin küçücük bir çarkına dönüştürmüş, karnı tok, sırtı pek, ama özgür insan değil de bir robot haline gelmiş” toplumdan sözeder. Bu tam da Sineklerin Tanrısı’ndaki çocuk toplumunun izlediği seyirdir.

lord of flies jackAdadakilerin kurtarılabilmesini sağlayacak tek şey yaktıkları ateştir. Geçen gemilerden birinin ateşi görebilmesi için Jack ve Koro ateşi bekleme görevi üstlenirler. Ama bunu yapmak yerine domuz avına çıktıkları için ateş söner. O sırada açıktan geçen bir gemi ateş/duman olmadığı için adada çocuklar olduğunu farkedemez. Ralph kurtarılma şansını Jack’in ihmali yüzünden kaçırdıkları için çok sinirlenir. Jack’le büyük bir tartışma yaşarlar.  Yarılma ilk da burada başlar. Jack, ateş yüzünden özür dilese de hatalı herhangi bir şey yaptığını kabul edip pişman olmayacak kadar kibirlidir. Sonraki başka bir toplantıda tartışma iyice harlanır.

Ralph’in iktidarını zaten baştan beri sindirememiş olan Jack kendini lider ilân eder ve isteyenlerin kendisini takip etmesini söyler. Ralph, çocuklara da ne istediklerini sorar ve bir seçim yapmalarını ister. Amaç ilk fırsatta adadan kurtulmak, bunun için de ateşi hep canlı tutmak üzere ateş nöbeti beklemek midir? Yoksa sonsuza dek orada kalacakmış gibi düşünerek avlanmak, ziyafet çekmek, dansedip oyun oynayarak adada vakit öldürmek midir? Jack’in saldırgan, buyurgan hallerinden hoşlanmayan, Canavar’ın varlığına inanmayan Ralph, Simon ve Domuzcuk “düşman” safta yalnız kalırlar. Grubun geri kalanı, et yiyebilmek için ava çıkmayı, adadan kurtulabilmek için yakılan ateşi sürekli canlı tutmaya tercih ederler. Denizkabuğunu elinde tutanın söylediğine saygı gösterme kuralını hiçe sayarlar. Çünkü Jack kendinden başka kimsenin sözüne saygı göstermez. Topluluk da onu taklit eder.  Onları Canavar’dan koruyabilecek kadar gözü kara, mızrağı her daim sivri olan, dominant karakterli Jack’in peşinden giderler.

Canavar/ Tanrı

Çocuklar, adada kendilerini korkutan, ne olduğunu anlayamadıkları bir şey görürler(!). Tanımlayamadıkları bu şeye Canavar/ Tanrı adını verirler. Aslında dağın tepesinde takılı kalmış ölü bir paraşütçünün iskeleti ve rüzgârda şekilden şekile giren paraşütüdür gördükleri. Ama Jack, çocukların Tanrı illüzyonuna/ Canavar’a ne kadar inanırlarsa o kadar korktuklarını ve saldırganlaştıklarını keşfeder. Tanrı korkusu nun kitleyi manipüle etmekte nasıl işine yaradığını görür ve tüm gücünü bu afyonu topluma pompalamaya harcar. Çünkü korku, onları birbirine ve korkusuz(!) liderlerine yapışık hale getirmekte, bireysel düşünceyi, davranışı yerle bir etmektedir. Böylelikle Jack’in iktidarı korku-şiddet sarmalıyla gitgide güçlenir. Günden güne homojenleşen (sürüleşen) toplum da hiç zorlanmadan, rahatlıkla yönetilir.

Tanrı’nın gazabına uğramamak için avladıkları domuzun kafasını kesip adak olarak bırakmak da elbette Jack’in fikridir. Domuz başını takmak için mızrağın iki ucunu da sivriltir. Bu da bir anlamda, mızrağın sembolize ettiklerini iki katına çıkarır.

Tamamı amatör çocuklardan seçilen küçük aktörlerin performansları şaşırtıcı. Özellikle Simon ınki.

Simon, kitabın yazarı William Golding tarafından çocukların en akıllısı olarak tanımlanıyor. En akıllı olan, tüm toplumlarda alışılageldiği üzere biraz deli yaftasını yer. (Domuzcuk bile Simon’ı gel-git akıllı olarak anar) Adada olan her şeyin görünen yüzünü değil, iç yüzünü fark edebilen ve bu konuda diğerlerini uyarma sorumluluğu hisseden tek çocuktur Simon. Canavar sandıkları şeyin ölü paraşütçü ve rüzgârda dalgalanan paraşüt olduğunu görmüştür. Domuz kafası aracılığıyla Sineklerin Tanrısı’yla konuşmuştur ama bildiklerini diğerlerine anlatamadan, ironik bir şekilde, canavarın var olmadığını anlatmak isterken, canavar sanılarak öldürülür. Toplumda çöreklenmiş korkuyu yok edebilecekken, bizzat o korkunun saldırısına kurban gider.

Kitapta Sineklerin Tanrısı bir öğretmen edasıyla, Simon’la konuşur. Kendisinden kaçamayacaklarını çünkü zaten her birinin içinde olduğunu, her şeyin bozuk gitmesinin sebebinin kendisi olduğunu söyler. Sinema (P.Brook) versiyonunda ise Sineklerin Tanrısı’nın söylediklerini duyamayız. Çok önemlidir söyledikleri ama kana/ leşe üşüşen tebaa (sinekler), kör inançlarıyla koyverdikleri sesle Tanrı’nın sesini bile bastırırlar. İzleyici de sadece sineklerin sağır edici vızırtısını duyar. Bu versiyon da Tanrı’nın konuştuğu versiyon kadar anlamlıdır aslında.

Başından beri, insanın şeytani yanından haberdar olan da sadece Simon’dır. Daha Sineklerin Tanrısı’yla konuşmadan önce O’ndan kaçamayacaklarını çünkü zaten dışarıda değil her birinin içinde çokça var olduğunu sezmiş ve diğerlerine söylemiştir.

Filmin asla hafızalardan silinemeyecek repliğidir bu: “Belki de yoktur. Bu adada bizden başka canavar yok belki de”

Her şeyi aklileştiren Domuzcuk, Simon’ın öldürülmesini bir cinayet olarak kabul etmez. Karanlıktı, korkmuştuk, dans yüzünden dikkatimiz dağılmıştı gibi bahaneler sıralayarak bu cinayeti kaza” olarak nitelendirir. Konuşurken kendini de linç grubuna dahil ederek biz der. Oysa diğerleri tarafından hiçbir zaman gruba dahil sayılmamıştır. Domuzcuk’un cinayeti akla uygun gerekçelerle meşrulaştırması, normalleştirmesi tam da Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı nda ele aldığı türden bir kötülüktür.

Ralph ise daha en başta “Bana Domuzcuk demesinler de ne derlerse desinler. Beni en çok Domuzcuk olarak anılmak üzer” diye hassas noktasını peşinen belirttiği halde tüm çocuklara onun adını Domuzcuk olarak duyurur. Bunu, ona ‘daha kötü’ bir ad takmalarını engellemek için yaptığını söyler. (aynı meşrulaştırma) Yaptığının tahrip gücünden habersizdir. Seyirci de/okur da dahil olmak üzere herkesin Domuzcuk’a kötülük etmesinin yolunu açmıştır aslında.

Farklı türde ve derecede kötüler vardır yani sineklerin tanrısı adasında.

1-Jack ve Roger gibi kötülüğü reel olarak içinde taşıyan, dışa taşıran, her adımda ne yaptığının farkında olarak, bile isteye yapan kötüler

2-Sadece emirleri uyguladıkları için insiyatiften yoksun, vicdandan muaf olacağına inanan sıradanlaşmış, robotlaşmış kötüler

3-Bir de Ralph ve Domuzcuk gibi kötülüğü akılcı gerekçelerle meşrulaştırılanlar.

Sadece Simon mutlak iyidir. Onun da canavar sanılarak katledilmesiyle toplumsal aynılaşma büyük ölçüde sağlanmış olur.

Her zaman isabetli çıkarımlar yapan Domuzcuk iki konuda yanılır. Biri Simon’ın kazayla öldürüldüğünü düşünmesidir. Diğeri de çocukluğu ilkellikle, yetişkinliği de uygarlıkla bir görerek bir grup çocuk gibi davranıyorlar” diye Ralph’e yakınmasıdır. Halbuki onlar zaten bir grup çocuktur. Şiddet, vahşet ve yıkıcılıktan kurtulmak için büyümelerine, öyle olmadıkları halde yetişkinmiş gibi yapmalarına gerek yoktur. Aksine tam da yetişkinlere has hatalar sebebiyle işler çığrından çıkmıştır zaten. “Bedelini ödeme” yaptırımı üstlerinden kalkınca içlerindeki şiddeti toplu halde, hiç düşünmeksizin, nedenini sorgulamaksızın ilk gözlerine kestirdiklerine yöneltirler.

Domuzcuk’un gözlüğünün camını kırarlar önce. Yetmez, gözlüğü çalarlar. Aklıselim ve erdem, önce tek gözlü bırakılır, sonra da tamamen kör edilir yani. Etkisiz ve hareketsiz kılınır. Sonunda, sadece bir ses olarak kaldığında, elinde denizkabuğuyla çocukların içindeki iyi kalmış ücra köşeye seslenirken, Roger, tepeden dev bir kayayı iter. Domuzcuk, herkesin gözü önünde, tek kişi tarafından/ oybirliğiyle öldürülür. Domuzcuk ölür. Denizkabuğu tuzbuz olur.

Domuzcuk

Domuzcuk’un öldürüldüğü sahne insanın kanını dondurur. İyilik ve kötülüğe, birey suçu ve toplumsal suça dair tüm yorumlar anlamını yitirir bu noktada. Kayayı tepeden aşağıya, Domuzcuk’un kafasına kimin ittiğinin, kimin azmettirdiğinin, kimlerin susup onayladığının artık önemi yoktur. Yüzleri boyalı aynılıklarıyla tek tip bir kötülükte, “şeytanlıkta” birleşmişlerdir. Suçun toplumsallığını değme sosyoloji teorisi bu sahne kadar açık gösteremez.

Sineklerin Tanrısı filminde başlı başına birer karakter olarak değerlendirilmesi gereken birçok sembol var: Mızrak, gözlük, av, paraşüt, kan, sinekler… Ama en önemli ikisi üzerinde daha çok durmak gerek: Denizkabuğu ve ateş.

Denizkabuğu, ifade özgürlüğünün, konuşarak uzlaşmanın ve eşitliğin sembolüdür. Başlangıçta Domuzcuk’un yönlendirmesi ve Ralph’in nefesiyle birleşince etkileyici bir ses çıkarır ve adanın dört bir yanına dağılmış kazazedeleri bir araya toplar. Tipik bir zorba olan Jack ve onun biat etmiş Avcılar’ı aydınlık düşünceyi ve ifade özgürlüğünü tanımaz. Denizkabuğunu da denizkabuğuna demokrasi değeri atfedip, tüm çocukları bu fikirde birleştiren Domuzcuk’u da her fırsatta aşağılar, yok sayarlar. Yok saymakla yok olmadığını gördükleri noktada da öldürüp, fiilen de ortadan kaldırırlar. Faşist rejimlerde aydınlığın ve aklın sesine karşı beslenen kin, Jack ve tebaasının Domuzcuk’ a neden bu kadar tahammülsüz olduğunu açıklar. Domuzcuk’ un başına düşen kaya, deniz kabuğunu da parçalamıştır. Demokrasi unufak olmuş, faşizm, durdurulamaz bir taşkınlıkla her şeyin üstünü kaplamıştır artık.

Kitle ve İktidar

Ateş, uygarlık sembolü, adadan kurtulma umudu, beslenme ve ısınma gibi temel ihtiyaçlarının kaynağıdır. Domuzcuk’ un gözlüğünü mercek olarak kullanıp ilk ateşi yakarlar. Yani uygarlaşmaya buradan başlarlar. Ama sineklerin tanrısı filminin sonunda ateş, bir yok etme aracı olarak çocukların nereden nereye geldiklerinin göstergesi olur. Ralph’ i, saklandığı çalıların içinden çıkararak öldürebilmek için, çalıları, tüm ormanı ve nihayetinde tüm adayı ateşe verirler.  

Elias Canetti Kitle ve İktidar kitabında ateş ve kitlenin nasıl bütünleştiğini şu şekilde anlatıyor: “Bütün yok etme araçları içinde en etkileyicisi ateştir. Çok uzaktan görülebilir ve daha da çok insanı kendine çeker.(…) Bir şeyi ateşe veren kitle kendini karşıkonulmaz hisseder. Ateş yayıldığı sürece herkes kitleye katılacaktır ve ona düşman olan her şey yok edilecektir. (…)

Kitleyle mücadele eden bir insan için, kitlenin yangın niteliklerini ne denli güçlü bir biçimde edindiğini gözlemlemek tuhaftır. Yangının yayılıp, giderek bir insanı tamamen sarıp sarmalayana kadar ilerlemesi o insanı her yönden tehdit eden kitleye (linç topluluğuna) çok benzer” Bu metafor, tüm çocukları ele geçirmiş kötülüğün ve adayı sarmış yangının, çalılıkların arasında saklanarak çaresizlik içinde ölümü bekleyen Ralph’in üzerinde nasıl etki yaptığını çok iyi açıklar.

İronik bir biçimde adanın tamamının yakılması öyle yüksek bir ateş/ duman çıkarır ki bir geminin ilgisini çeker. Yani adayı yokeden ateş, aynı zamanda  çocukların adadaki varlıklarını dış dünyaya gösterendir.

sineklerin tanrısı

Sineklerin tanrısı finalde çocukları kurtarmaya gelen tepeden tırnağa beyazlara bürünmüş deniz subayının yerini 1990 yapımı versiyonda bir asker alır. Beyazlar içindeki deniz subayı yerine kamuflaj üniformalı asker kullanmak hikâyeden çok şey eksiltiyor aslında. Ama Peter Brook versiyonunda deniz subayı hiç konuşmazken 1990 yapımı Harry Hook versiyonunda asker, hayal kırıklığı ve şaşkınlık içinde, çok vurucu bir söz söyler. Çocuklar, siz n’apıyorsunuz” Bu söz, tüm cezalardan daha ağır, daha utanç verici bir yüzleşme ânıdır çocuklar için.Bütün bunların bir sonu var; Bu dünyanın bir sonu var: Zincirinden boşanmış gibi dörtnala kötülük ettiğin, her yaptığını haklı ve içgüdüsel/doğal gördüğün şu anki gerçekliğinin bitip başka bir gerçekliğin başlayacağı bir sınır var’ diye düşündüren tanrısal bir hatırlatma gibidir askerin sözü.

Öte yandan, sineklerin tanrısı isimli kitaba ve yazara da sadık kalarak düşünürsek, kazazedeler bir anlamda adadaki çocuk toplumunun mikro cehenneminden/ savaşından kurtulur ve yetişkinlerin dünyasındaki asıl büyük savaşın, dış dünyada devam etmekte olan II. Dünya savaşının ayaklarının dibine düşerler. Final, sinema uyarlamalarının ikisinde de saptırılmıştır. Kitaptaki final çok daha can alıcıdır. Subay, çocukların kendi aralarında bir tür oyun oynadıklarını sanır. Ralph’i gerçekten yakalayıp öldürmek için kovaladıklarını düşünemez. Suyun, yiyeceğin olduğu cennet parçası bir tropik adada bir grup oğlan çocuğu gerçekten birbirlerini öldürüyor olamazlar ya!. “Ne şahane bir gösteri, tıpkı Mercan Adası gibi” der akıl almaz bir saflıkla. (R.M. Ballantyne’in yazdığı Mercan Adası, üç Britanyalı çocuğun düştükleri ıssız adada medeniyeti nasıl bereberlerinde getirip koruyabildiklerini anlatan ütopik bir çocuk kitabıdır. Golding’in yapmak istediği zaten Mercan Adası’nın distopyasını yazmaktır. Sineklerin Tanrısı’ ndaki çocuklar bereberlerinde medeniyeti değil barbarlığı getirmişlerdir çünkü)

Mercan ADASI

Subayın “tıpkı Mercan Adası gibi” yorumu sineklerin tanrısı için okurda derin bir umutsuzluk yaratır. Zira masum çocuklar adadan kurtarılmıyordur. Sineklerin Tanrısı’nın küçük faşistleri, çocuk gibi saf kalmış subay tarafından, ne türden ve ne boyutta bir kötülük yaptığı hakkında en ufak bir fikri olmaksızın, dış dünyadaki büyük faşist abilerinin, amcalarının korkunç savaşına salıverileceklerdir.

Uygarlığın zirvesi(!) olan Britanyalı’nın, ilkel(!) halka ve kabile hayatına bakışındaki aşağılayıcı, öteleyici, üstten tavrı saymazsak Peter Brook’un sineklerin tanırısı filmi, başarılı bir edebiyat uyarlamasıdır ve bana göre, gelmiş geçmiş en iyi ada filmidir.

NOT: Bir döneme damgasını vurmuş, nefessiz izlediğimiz, efsane dizi Lost’ un büyük oranda Sineklerin Tanrısı’ndan beslendiğini belirtmek gerek. Meraklılarının pek iyi bildiği gibi, dizi, sayısız Sineklerin Tanrısı göndermesi içeriyordu.

BESLENME ÇANTASI:

Sineklerin Tanrısı – William Golding, Çev.Mina Urgan, İş Bankası Yayınları;

Filmlerle Sosyoloji – Bülent Diken & Carsten B.Laustsen, Çev. Sona Ertekin, Metis Yayınları;

Kötülüğün Sıradanlığı – Hannah Arendt, Çev. Özge Çelik, Metis Yayınları;

Kitle ve İktidar – Elias Canetti, Çev. Gülşat Aygen, Ayrıntı Yayınları;

Özgürlükten Kaçış – Erich Fromm,  Çev. Şemsa Yeğin, Payel Yayınları;

Sevginin ve Şiddetin Kaynağı – Erich Fromm, Çev.Yurdanur Salman & Nalân İçten, Payel Yayınları;

Karamazov Kardeşler – Fyodor M. Dostoyevski, Çev.Koray Karasulu, Alfa Yayınları

Ana Sayfaya Dön

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir